Archive for the ‘yazar’ Category

Ahmet Hamdi Tanpınar

Pazar, Kasım 15th, 2009

23 Haziran 1901’de İstanbul’da doğdu. Kadı Hüseyin Fikri Efendi’nin oğlu. Baytar Mektebi’ni bırakarak girdiği Darülfünun-ı Osmani’nin (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’nden 1923’te mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara’daki liselerde öğretmenlik yaptı. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde (Gazi Eğitim Enstitüsü) edebiyat dersleri verdi. 1933′ten sonra İstanbul’da Kadıköy Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi ve estetik dersleri verdi. (daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


Ahmet Haşim

Pazar, Kasım 15th, 2009

1884’te Bağdat’ta doğdu, 1933’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Fizan Mutasarrıfı Arif Hikmet Bey’in oğlu. Çocukluğu Bağdat’ta geçti. 12 yaşında annesinin ölümü üzerine babasıyla birlikte İstanbul’a geldi. Mektebe-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) yatılı okudu. Tevfik Fikret ve Ahmed Hikmet Müftüoğlu’nun öğrencisiydi. 1907′de mezun oldu. Bir süre Reji İdaresi’nde çalıştı. Bir yandan da Hukuk Mektebi’ne devam etmeye başladı. İzmir Sultanisi Fransızca öğretmenliğine atandı. Hukuk eğitimini bırakıp İzmir’e gitti. 1912-1914 arasında Maliye Nezareti’nde çevirmenlik yaptı. 1. Dünya Savaşı yıllarını Çanakkale ve İzmir’de yedeksubay olarak geçirdi. (daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


Cahit Sıtkı Tarancı

Pazar, Kasım 15th, 2009

4 Ekim 1910’da Diyarbakır’ın Camiikebir Mahallesi’nde doğdu. Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Mülkiye Mektebi’ne (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) devam etti, bir süre de Ankara Yüksek Ticaret Okulu’nda öğrenim gördü. Sümerbank’ta memur olarak çalıştı. 1939′da Paris’e gitti. Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yurda döndü. Askerliğini yaptı, bir süre İstanbul’da babasına ait işyerinde çalıştı. Ankara’da Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik yaptı. Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı’nda da bir süre görev yaptı. Geçirdiği kısmi felç sonucu konuşma yeteneğini yitirdi. Tedavi için götürüldüğü Viyana’da 12 Ekim 1956’da 46 yaşındayken yaşamını yitirdi. (daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


ABDÜLHAK HAMİT TARHAN

Pazar, Kasım 15th, 2009

2 Ocak 1852’de İstanbul’da doğdu. Hekimbaşı Abdülhak Molla’nın torunu, tanınmış tarihçi ve Tahran Büyükelçisi Hayrullah Bey’in oğlu. Kısa süre Rumelihisar Rüşdiyesi’ne devam etti. Yanyalı Tahsin Hoca ile Edremitli Bahaeddin Efendi’den özel dersler aldı. 1862’de 10 yaşındayken ağabeyi ile birlikte Paris’e babasının yanına gitti. Bir süre Paris’te eğitim gördükten sonra 1864′te İstanbul’a döndü. Yaşının küçüklüğüne rağmen Bab-ı Ali’de tercüme odasına katip olarak girdi. Bir yıl sonra Tahran Büyükelçiliği’ne atanan babasıyla birlikte İran’a gitti. Farsça öğrendi. Babasının 1867’de ölümü üzerine İstanbul’a döndü. Maliye Mühimme Kalemi’ne girdi. Şûra-yı Devlet ve Sadaret kalemleri’nde çalıştı. (daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


HALİDE EDİP ADIVAR

Pazar, Kasım 15th, 2009

1882′de İstanbul’da doğdu. 9 Ocak 1964’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1901′de Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde mezun oldu. Öğretmenleri arasında Rıza Tevfik Bölükbaşı ile sonradan evlendiği ve ilk kocası olan Salih Zeki de vardı. İlk yazıları “Halide Salih” takma adıyla Tanin gazetesinde yayınlandı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. Gericilerin tepkisinden çekindiği için 31 Mart Olayı’nda çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. (daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


SABAHATTİN ALİ-YAZAR

Çarşamba, Mart 11th, 2009

SABAHATTİN ALİ
 25 Şubat 1907′de bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Gümülcine kazası Eğridere köyünde doğdu. Öğrenimini Balıkesir ve 1927′de İstanbul Muallim Mektebi’nde yaptı. Yozgat’ta öğretmenliğe başladı. Maarif Vekaleti’nin açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya eğitime gitti. Postdam ve Berlin’de öğrenim gördü. Yurda dönüşünde Aydın’daki bir ortaokulda Almanca öğretmenliğine atandı. Bu görevdeyken okulda "yıkıcı propaganda" yapmak suçlamasıyla 3 ay tutuklu kaldı. Konya’ya atandı. 1932′de okuduğu bir şiirde Mustafa Kemal’i eleştirdiği suçlamasıyla yine gözaltına alındı. Sinop ve Konya cezaevlerinde bir yıl yattı. Cumhuriyetin 10. Yılı nedeniyle çıkan aftan yararlanarak salıverildi. Maarif Vekaleti Talim Terbiye Dairesi’nde, Neşriyat Müdürlüğü’nde çalıştı. Ankara’da Almanca öğretmenliği, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda çevirmenlik, öğretmenlik, dramaturgluk yaptı. 1945′te bakanlık emrine alındı. 1946′da işsiz kaldığı dönemde Aziz Nesin’le birlikte "Marko Paşa" dergisini çıkarmaya başladı. Yayın yoluyla hakaret suçlamasıyla 3 ay hapse mahkum edildi. Serbest kalınca bir kamyon alarak taşımacılığa başladı. Sürekli izlenmekten, yargılanmaktan tedirgin olduğu için yurtdışına kaçmaya karar verdi. Kırklareli üzerinden Bulgaristan’a geçmek istedi. 2 Nisan 1948’de yurt dışında çıkmak için anlaştığı, kendisine kılavuzluk yapan Ali Ertekin tarafından, Bulgaristan sınırı yakınlarında Sazara köyü civarındaki ormanda öldürüldüğü iddia edildi. Mezarının nerede olduğu kesin belli değil. Yazmaya Balıkesir’de yayınlanan "Çağlayan" dergisinde 1925′te yayınlanan şiirleriyle başladı (Bazı kaynaklara göre "Irmak" dergisinde). Yedi Meşale, Resimli Ay, Varlık gibi dergilerde yayınlanan şiirleri, öyküleri, yazılarıyla tanındı. Cumhuriyet döneminin ilk yılarındaki gerçekçi edebiyat akımının öncüsü oldu. İlk toplumsal gerçekçi öyküleri "Resimli Ay" dergisinde yayınlandı. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. Asıl ününü öykü ve romanlarıyla kazandı. Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırdı. Konularını toplumsal eşitsizliklerden aldı. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirdi. Aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirdi. 1937′de yayınlanan "Kuyucaklı Yusuf" romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Öykülerinde, tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatır. İnsanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başardı.

(daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


ÖZE DÖNMENİN SIRRINA ERMEK

Pazar, Ocak 18th, 2009

ÖZE DÖNMENİN SIRRINA ERMEK
 
        75 küsür yıl yaşadım şu dünyada artık söyleyecek anlamlı bir şeyim var benimde…
        Şunu bilmelisiniz ki….Zamanla öze dönmenin sırrını bilmek gerek…Önce doğum gerçekleşiyor zamanla büyüyor ve sonra yaşlanıveriyoruz.Gözümüzün önündeki o incecik sır  peresini kaldırdığımızdaysa  herşey alelade gözler önüne seriliyor.Henüz küçücük bir çocukken sergilediğimiz davranışları yaşlandığımızda tekrarlıyoruz, adeta çocuklaşıyoruz yeniden…Sonra topraklara bürünüyor toprak oluyoruz.Yani topraktan geliyor toprağa dönüyoruz….
            İnsan aklımızla görüp hissedebildiğimiz herşeyin sonu geliyor.İnsan ölümü tadıyor birgün mutlaka eşya ise –son-u. En nihayetinde herşey yok oluyor zamanla.Bitmayen tükenmeyen tek birşey gösteremiyor insan şu dünyaya dair.
             Binalar inşa ediyor insanoğlu, bakmaya kıyılamayan daireler yapıyor ama zaman onlarıda bir inşaat yığınına çevirmesini iyi biliyor.Bir bakıyorsunuz dünyanın en ünlü en güzel siması, bir süre sonra ne güzelliği kalıyor ne ünlülüğü…Düşündüğünüzde çevrenizde elle tutup gözünüzle gördüğünüz her ama herşeyin birgün hiçlik iksirinden yudumladığına şahit oluyorsunuz.Böylesine sahte bir dünyada neden yaşar insan neden çabalar durur birşeyler için demeden duramıyor insan…Elbette ki bu nizamı kurup bu düzeni sağlayan yüce adalet onuda düşünmüştür…
               Aslında satranç üzerindeki piyonlar gibiyiz herbirimiz yada hergün gazetelerde yayımlanan o bulmacalardan hiçbir farkı yok hayatımızın…Önemli olan bazı kesimlerin dediği gibi geçici olan dünyayı sırf bu yüzden doya doya yaşamak değil, geçici olduğu için dikkatli dikkatli her bir sanisesini değerlendirerek yaşamaktır bence…Aslolan öze dönme sırrını bilmek, hiçlik iksirinin tadına hiç olmadan önce bakabilmek, yani yaşarken yok olmaktır…
                 Bir çok kişi bunları düşünmeye yanaşmadığından ve derinlere inerse boğulacağından korktuğundan olsa gerek hep yüzeysel yaşıyor.Hayatın anlamını, türlü türlü zevklerle türlü insanların hayatlarında arıyor…Ne yazık ki aldanıp duruyor, düşüp kalkıyor sendeliyor hayatta ve işin kötüsü birde bakıyor ki zaman kalmamış süre tükenmiş…Hiçlik gelmiş kapıya dayanmış…
                   Neden şu yalan dünyada olduğunu düşünen akıl, şüphesiz ki bunun bir sebebi olduğunu anlar.Karınca bile bir nedenden ötürü yaşamını sürdürüyorsa, bir amacı varsa eğer, insan denen o büyülü varlık nasıl olurda anlamsız, amaçsız yaşar hayatını.Nasıl olurda ‘’-zamanını iyi değerlendir gençsin gez toz, çucuktur büyüyünce zaten yapamaz, birdaha mı gelecen dünyaya-‘’ gibi aşılanmış zehirli düşüncelere aldanarak heba eder altın çağlarını…
                    Size hayatın anlamı nedir dendiğinde aklınıza ne yada kim geliyor bilmiyorum ama hayatın bir anlamı varsa oda aklını kullanmayı başarabilen bir insan için tektir.Hanginiz birgün uçup gideceğini bildiğiniz birşey için gayret sarfedersiniz?Kim kaybedeceğini bildiği birşey uğruna çalışır?Elbette mantıklı hiçbir insan sahte hayallere bel bağlamaz.Düşündüğünüzde dünyanın geçiciliğini yalanlayanınız yoktur hiç şüphesiz.Peki bu geçici dünya için bu kadar çabalamak niye?Birgün uçup giden, biten para uğruna yırtınmalarınız, solan güzelliğiniz adına bıçaklar altına yatmanız, küçücük olumsuzlukları büyütüp çığ gibi kendi hayatınızı yıkmanız nedendir?Elbette yaşamını sürdürmek için bazı gayretler göstermelidir insan ama ben asıl amacın hayatını en lüx şekilde sürdürmek zannedip  çıldıran hayatına kıyanlardan bahsediyorum…İşte bu noktada gözünün önündeki perdeyi kaldırdığında görüyor insan hakikati.Tüm bu toplumsal bunalımların sebebi aslında tek.Bizim tek problemimiz, toplumca, dünyaca tek eksiğimiz yaşamın amacını bilmememiz.Doyuma ulaşamayan insanlarımız ise hep bir arayış içinde olduğundan bir türlü mutlu, huzurlu olamıyor…Yönlendiren, yol gösteren olmadığından –bulamadığımızdan- görmek istemediğimizden- hep çıkmazlarla dolu yollarda kaybolup duruyoruz…Kimi intahar yolunu seçiyor sebepsiz, kimi aklını yitiriyor bir çoğu ise bunalımdan bunalıma sürükleniyor…
           75 yaşını doldurmuş ve hiçlik iksirinden yudumlamaya başlamış biri olarak size söyleyebileceğim….
            Dünyayı yaşınızı doldurup geçip gideceğiniz bir yer olarak görmeyin asla.Şunu bilin ki bir amacı var herbirimizin.Bu amaç ne mi? Bu herkesin anlayamayacağı birşey.Bu ancak düşünmeye ve kabullenmeye cesaret edebilenlerin harcı, akıl sahiplerinin eşsiz hediyesi…
              Hayatımın son yazısında size söyleyebileceğim son şey; hediyenizi mutlaka alın! Bir sanise daha boşa geçirmeden peşine düşün bu büyünün…
                   İyi şanslar!
 
                                                                     -alıntı değildir-                                       
Yazan:
Kübra OKUDAN

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


BÖYLE GÜZEL VEDA VARMIDIR?

Pazar, Ocak 18th, 2009

BÖYLE GÜZEL VEDA VARMIDIR?
–Ezanı duyarsan haber ver kızım dedi…
Bir hayal geçti yanımdan sanki, ürperdim..Oda böyle demişti…Çok değil daha iki ay önce günde beş vakit bana  bunu söylerdi…Artık bunu önemsediğini pek sanmıyordum…
–Unutma ama, tamam mı kızım?
–Tamam dedim. Unutmam, unuturmuyum hiç…
        Yine televizyona daldı…Ağlamaya başladı yine, kızını kaybeden anneye…
Sahi hep böyle mi olurdu bu? İnsan büyüdükçe mi küçülürdü hep? Belki bir kaç yıl sonra dahada küçülecek ilk doğduğu zamanki gibi, tıpkı ilk geldiği yere toprağa gidecekti…Bir an kendimden utandım, birine bunu söylesem beni kınardı…Şuan karşımda canlı kanlı oturan kadını öldürüyordum zihnimde…Ama elimde değildi…Kimsenin elinde değildi  bu…Neden insanlar hep kaçardı ki bu gerçekten? Şimdi ona sorsam hayallerini, ümitlerini, planlarını, belkide benim evleneceğimi, ozaman yanımda kalacağını, çocuğumu birlikte büyüteceğimize kadar anlatırdı…
        O da böyleydi, tıpkı böyle…Öleceği gün bile kabul etmedi öleceğini…Ağzından çıkmadı ben neden hastanedeyim sözü, neden herkes burada demedi hiç…Öleceği an bile sanmıyorum öleceğini zannettiğini…
         Ölüm neden soğuk bir kelime?Biz inananlar için sonrasındaki hesabı bildiğimiz için mi?Öyleyse ataistler neden korkuyor ondan?Şu bir gerçek ki ölüm karanlık bir olay, ölüden başka herkese karanlık…
            Birden karardı ortalık, uyuya kalmışım orda…
            Ramazan bayramı, öyle güzelki, herkes birarada babaannemleri ziyarete gittiğimiz evde…Biri oturuyor yanımda, rengi sapsarı, gözleri baygın, elleri titrek ve herşeye rağmen gülümseyen…Biz oraya gittiğimizde sabahtan akşama kadar bizimle eğlenen dedem, bugün bizim sohbetimiz sırasında aniden yüzünü buruşturuyor, çok ağrım var, yoruldum, ben içeride biraz dinleneyim deyip kalkıyor…Herkes sohbete devam ediyor, ben çıkana kadar odadan izliyorum onun durgun adımlarını…Bir şeyler var aklımda, dillendiremeyeceğim şeyler…Bir değişiklik var bu adamda…Ben son iki aydır ne zaman gelsem odasında derin uykularda…Ama ciddiye almıyorum bu düşüncelerimi, sohbete girişiyorum tez elden…
                   Bir zaman sonra oturma odasında babamı hüzünlü buluyorum, annem bin beter…
Gözleri savaşta yenilmiş askerler kadar sisli…Uzaklara bakıyor biri…Dedemin kanser olduğunu öğreniyorum…Babamı görüyorum , onun öldüğünü duyacağım güne erişmek istemiyorum içten içe…Bir yıldız kayıyor zihnimde yavaş yavaş hüzünlü, yıkık, bitik…
           Sonra ki bir ay tek bir rüya kadar kısa bir sessizlik..
           Sedyede dedemi görüyorum, o kısa sessizlikten sonra, korku filmlerinde aniden eriyen etleri sonucu kemikleri çıkan kurbanlar gibi…Beynimden vuruluyorum bir anda…Konuşabiliyor ama hiçbirşey sormuyor…Toprağa yaklaştığını anlıyorum, dede seni buraya tansiyonun çıktığından  getirdik yalanıma inanınca…On yaşında ki kardeşim bile inanmazdı buna…
            Sonraki gün hep dinlendiği odasında yere sırtüstü uzanmış gülümseyen, bembeyaz yüzündeki renkli gözleriyle tavanı delip geçen çok uzakları seyreden dedemin başındayım…Bir ölü nasıl böyle sevimli olur? Bilmiyorum… Ama anlıyorum hiç gelmesini istemediği ölümü kabullenmiş  dedem…Anlıyorum hayata olan borcunu ödeyebilen, sahip olduğu canın şükrünü edebilen biri için ölüm kısa bir yolculuk…Neyle gitti dedem? Hiçbirşey.
             Evde ince, hüzünden bir sis var sadece…Herkes öpüp başına koymuş gibi böyle gidişi…Tıpkı dedem hala hayattaymış ve her dakika yiyin dermiş gibi herkes yiyor, içiyor bir yandan dualar okunuyor…Herkes bilincinde herşeyin, ona ağlamakla vakit öldürmüyor kimse, herkes biliyor ona gözyaşının değil duanın lazım olduğunu…Dedem adeta bir şölen havasında evinei eşine, çocuklarına ve torunlarına elveda diyor…
        Böyle bir cenaze evinin şaşkınlığından çok, dokunabildiğim, öpebildiğim, en ufak korku duymadığım o güleryüzlü ölü şaşkına çeviriyordu beni…Ölüm bu kadar güzel mi diyorum ona? Cevap vermiyor ama ben anlamaya başlıyorum…Bir şimşek çatırdıyor beynimde…Son beş aydır unutkanlık hastalığının iyice baş göstermeye başladığı dedem, kıldığını unutup bir vakit namazı kimbilir kaç kez tekrar kılmıştı? Böyle güzel hastalık varmıydı? Bir anda gülümseyen dudakları dahada gerildi…Belkide duyuyordu beni…Bende gülümsedim ona…Böyle güzel veda varmıydı…?
             Ezanın sesiyle uyandım…Anneannem karşı koltukta hala ağlıyordu…Gülümsedim ister istemez…Ben onu da bir çocuğu sever gibi seviyordum…Belkide yaşlılarla bu yüzden anlaşabiliyordum…
       –Ezan okunuyor anneanne dedim.
 Hemen gözlerini sildi, televizyonu kapattı ve kalktı…
 Acaba ölümün yalnızca yaşlılara değil gençlerede çok yakın olduğunu bilsek bizde her vakit böyle koşarmıydık secdeye?
 
 
                                                                     Yazan: 
Kübra OKUDAN

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


Dostluk Sözleri (2)

Cuma, Nisan 25th, 2008
♥ Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı.

(daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


Yazar ve Şair

Cuma, Nisan 18th, 2008

Şiirler-(Video Şiirler)
İbrahim Sadri
Dil ve Anlatım Dersi
Edebiyat Dersi

Konuyla İlgili Diğer Yazılar:


Roman Özetleri

Cuma, Nisan 18th, 2008

Halit Ziya Uşaklıgil:Mai ve Siyah
Tarık Buğra :Küçük Ağa
Tolstoy: Savaş ve Barış
 
KİRALIK KONAK :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞL
(daha fazla…)

Konuyla İlgili Diğer Yazılar: